
| 9.Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel'in Eko Enerji Dergisi'ne Yaptığı Söyleşi |
|
9.Cumhurbaşkanı Demirel, Eko Enerji Dergisi'ne 2009 Yılını Değerlendirdi ve 2010 Yılıyla İlgili Görüşlerini Açıkladı: "2010 yılına girerken; Türk halkı korkulu, kaygılı ve endişeli" 2010 yılına dünya iyimserlikle giriyor, Türkiye'de ise korku, kaygı, endişe, ekonomik daralma, işsizlik, huzursuzluk var. Devleti yıpratmayalım, devlet baş gibidir, hükümetler şapka gibidir. Şapka eskir ve değişir. Devletsizlik, fetret ve kargaşadır. Demokratik devleti güçlü tutalım. Devleti arar hale gelmeyelim. Türkiye bugünkünden mutlaka daha iyi idare edilmelidir, daha güvenli, daha temiz daha zengin, daha hür bir Türkiye istiyoruz. 9.Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, dünyanın 2010 yılına iyimserlikle girerken, "Türkiye'de ise korku, kaygı, endişe ve huzursuzluk olduğunu" belirtti. Demirel, "Ama bu huzursuzluk Türkiye'nin kaderidir, diyemeyiz" vurgusunu yaparak, 2010 yılının en önemli meselesinin huzur olacağını söyledi. 9.Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Eko Enerji Dergisi'nin bu ayki sayısında, 2009 yılını değerlendirdi. 9.Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in değerlendirmeleri şöyle:
Prof.Dr.Mustafa Özcan ÜLTANIR: Sayın Cumhurbaşkanım, 27'nci sayımızdan bu yana siyasi gelişmelere ilişkin değerlendirme söyleşilerimize ara verdiğimizden, yıl sonuna da geldiğimizden, daha önce konuşup kararlaştırdığımız gibi, bu röportajımızda iç ve dış olaylarla 2009'a ilişkin genel bir değerlendirmenizi, adım atmakta olduğumuz 2010 yılına ilişkin beklentilerinizi almayı diliyorum. Demirel: 2009 yılı dünya için zor bir yıldı. Türkiye için de zor yıldı. Hayırları ve şerleri ile yılın sonuna geldik. Konuşmamın başında, "2010 yılının milletimize ve memleketimize, bütün insanlığa hayırlı olmasını diliyorum ve vatandaşlarımın yeni yıllarını kutluyorum". Aslında dünyanın ve Türkiye'nin 2009 yılındaki durumu ile 2010 yılına bakarak bir değerlendirme yapmayı sizinle kararlaştırmıştık. Bu tabii çok uzun bir mevzuu, ama kısaca bir derginin sayfalarına sığacak büyüklükte bunu yapacağız. DÜNYANIN BİRİNCİ OLAYI FİNANS KRİZİYDİ Finansman krizi, ekonomik kriz dediğimiz olay dünyanın 2009'da birinci olayı idi. Dünya, 2009 yılında finansman kriziyle boğuştu. Finansman krizi 2008 yılının Eylül ayında Amerika'da başladı. Daha öncesi de var, ama daha çok Lehman Brothers'in iflası ile başladı ve bütün dünyaya çok çabuk yayıldı. Bu kriz, 1929 yılındaki Dünya İktisadi Buhranı dolayısıyla insanların hafızalarında mevcut olan korkuları canlandırdı. FİNANS KRİZİNİN KENDİSİNDEN ÇOK KORKUSU DÜNYAYI SARDI Krizin kendisinden çok meydana getirdiği korku dünyayı sardı ve herkes kolları sıvadı, evvela daralma, sonra durgunluk şeklinde başlayan bu krizin depresyona, yani büyük bunalıma (buhrana) dönmemesi için ne yapmalıyız konusu üzerine gidildi. Burada tartışmalar oldu. Dünya piyasa ekonomisi sistemini kabul etmişti. Piyasa ekonomisi sisteminde "ekonomi kendi kendini düzeltir" diye bir kural vardı. Piyasa ekonomisi sistemi müdahaleyi kabul etmiyordu. Kendi haline bırakalım, piyasa ekonomisi bunu düzeltir şeklindeki bir kural, dünyayı yöneten, bilhassa pazar ekonomisine, serbest ekonomiye çok bel bağlamış, inanmış bulunan ülkelerde sıkıntılar yarattı. Büyük tartışmalara sebep oldu, ama neticede piyasa ekonomisinin bunalımını, piyasa ekonomisinin kurallarını aşarak düzelteceğiz diyenler galip geldi ve tedbirler aldılar. Bu tadbirler bütün yıl boyunca devam etti. Toplantılar yaptılar. Birinci toplantı Amerika'da Kasım 2008'de yapıldı, ikinci toplantı Londra'da Nisan 2009'da yapıldı. Üçüncü toplantı bu yıl Ekim'de Pittsburgh'da yapıldı. Bu toplantılarda, bundan evvel dünyayı idare eden G8'in yerini G20'ler aldı. G20'ler bildiğiniz gibi, dünya gayrisafi milli hasılasının ki, 54 trilyon dolar olarak hesaplanan hasılanın 48 tirilyon dolarını üreten ülkelerdir. Bu G20'ler de aslında 2000'li yıllara girerken dünyanın kazandığı bir güçtür. Dünyada 6.5 milyar nüfusun, 2.5 milyarı dünya piyasasından alış-veriş yaparken, yani dünya piyasasına satacak bir üretimi, oradan alacak bir şeyi varken, bu G20'lerin meydana gelmesiyle 5.5 milyar nüfus, dünya piyasalarından alır, dünya piyasalarına satar hale geldi. Bu dünyanın geleceği bakımından çok önemli bir durum meydana getirdi. Daha çok nüfus, daha çok üretime katkıda bulunuyordu, bu küresel bir hadiseydi, son 30 senenin dünya ekonomisinde yaşadığı altın devrini meydana getirdi ve yüzde 5 civarında bir büyüme oldu. Büyüme sayesinde bu hal meydana gelebildi. Yine bütün buna rağmen yoksul ülkeler, yoksul insanlar, yoksul devletler, zengin ülkeler, zengin insanlar, zengin devletler de olmaya devam etti. Ama, 2008 yılına gelirken, 2000 yılından 2008 yılına kadar geçen dönem, dünya için, insanlık için lale devridir, parlak bir ekonomik devirdir, yüzde 5 kalkınma hızı gerçekleştirilebilmiş, dünyada dolaşan sermaye 1.5 tirilyon dolar civarına ulaşmıştır. Bu 1.5 trilyon dolar sermayeyi de dünyanın kalkınmakta olan ülkeleri şu ya da bu biçimde alıp kullanmışlardır, bu da kalkınmaya hizmet etmiştir. Böyle bir durum devam ederken, birdenbire bu krizle karşı karşıya kalındı. 2010 YILINA GİRERKEN FİNANS KRİZİ AŞILMIŞ GİBİ GÖRÜNÜYOR, AMA DÜNYA BU KRİZDEN BÜYÜK ZARAR GÖRMÜŞTÜR Krizle karşı karşıya kalan ülkeler yangının üstüne su döktüler. Bu daha çok piyasaları canlı tutmak şeklinde oldu. Piyasalara para sürdüler. Merkez bankaları çok büyük gayret gösterdi. 2009 yılının sonuna gelindiği zaman, herkes bir nefes aldı. Kriz tümüyle sona ermiş değildir. Önümüzdeki zaman içinde ne olacaktır, bunu bilmiyoruz, ama netice itibariyle " bu krizin deprasyona, yani büyük bunalıma dönüşmeden aşıldığını söyleyebiliriz" dediler. Binaenaleyh 2010 yılına girerken dünya, 2009 yılında büyük bir korku meydana getirmiş olan finans krizini aşmış gibi görünüyor. Bütün bunlara rağmen yine tedbirli olunması lazım geldiği de ifade ediliyor. Bu krizden dünya büyük zarar görmüştür. Krizin maliyeti ilk nazarda 10 trilyon doların üzerindedir. Amerika'da 158 banka batmıştır. Dünyada yeniden 50 milyon insan işsiz kalmıştır. 100 milyon insan da yoksulluk sınırının kenarına gelmiştir. Zaten yoksulluk sınırının kenarında bir milyar insan var. Velhasıl dünya böyle bir olayı yaşamamıştır. DÜNYANIN İKİNCİ OLAYI OBAMA İDARESİ Dünyanın ikinci olayı, dünya yönetiminde meydana gelen değişmelerdir. Bilindiği gibi, Amerika'da Obama idaresi işbaşına gelmiştir. Çok önemli bir hadisedir. Tabii ki Obama idaresinin Amerika için ne ifade ettiği, dünya için ne ifade ettiği görülecektir. Gerek Amerika'da ve gerekse Amerika dışında büyük ümitler beslenmiştir. Obama da Cumhurbaşkanlığına gelir gelmez Türkiye'yi, Mısır'ı ve Nijerya'yı ziyaret etmiştir. Yani, hem Ortadoğu'ya hem Afrika'ya önem atfettiklerini gösteren bir tutum içinde davranmıştır. Önümüzdeki zaman içerisinde tabii bunlar nasıl gelişecek göreceğiz. DÜNYANIN ÜÇÜNCÜ OLAYI JAPONYA SEÇİMLERİ Dünyada benim önemsediğim üçüncü olay Japonya seçimleridir. Japonya'da 50 seneye yakın süredir iktidarda olan siyasi parti gitmiş, yerine yeni bir iktidar gelmiştir. Bundan Japonya'daki ekonominin gelişmesi, Japonya'daki idarenin yeni bir ivme kazanması hususunda büyük ümitler var. AVRUPA'NIN SORUNU:AVRUPA BİRLİĞİ NASIL YÖNETİLECEK? Bir diğer dünya meselesi Avrupa'dır. Avrupa Birliği 27 devlete çıkmıştır. Avrupa Birliği altın devrini yaşıyor. Buna rağmen 27 devletten meydana gelen birlik nasıl yönetilecektir? Bu Avrupa'nın baş meselesi haline gelmiştir. Avrupa Birliği süpranasyonel (suprenational) bir idare değildir, yani eğemenlik, üstünde bir idare değildir. Genel halkların eğemenliği, devletlerin gene hükümranlığı vardır. Ama hem hükümranlık olacak, hem de üst hükümranlık olmayacak, bu nasıl yönetilecek meselesi bugün Avrupa'nın en başta gelen meselesidir. Avrupa Birliği'nin geleceği nasıl yönetileceğine bağlıdır. Nitekim bu hususta gayretler sarf edilmiştir. Sarf edilen gayretlerden bir tanesi Lizbon Süreci'dir. Lizbon Süreci bir kaç tane ülke tarafından kabul edilmedi, uygulanamadı, ama bu seneden itibaren uygulanmaya başlandı. Yani, önümüzdeki zaman için bir Avrupa Birliği Başkanı (President) seçildi. Bu nasıl gelişecek? Bunu önümüzdeki zaman içinde göreceğiz. DÜNYANIN BARIŞ SORUNU Dünyanın diğer sorunu barıştır. Afganistan'da NATO dünyaya terör ihraç eden Taliban'la savaşıyor. Tabii bu bir NATO hareketidir. Gerçi Kosova'da, Balkanlar'da bir olay oldu, ama o daha küçük çaplıydı. Afganistan'dan NATO'nun nasıl çıkacağı meselesi, NATO'nun geleceği bakımından fevkalade önemlidir. Eğer NATO Afganistan'da başarıya ulaşamaz, yani bir başarısızlığa uğrarsa, NATO'nun geleceği, dünyanın bu büyük barış kuruluşunun geleceği tartışılacaktır. Tabvii ki bununla ilgili olarak bilhassa Pakistan'ın Taliban'la El Kaide etkisi altında kaldığını ve büyük sıkıntılar içinde kıvrandığını biliyoruz. Irak'ta nispi bir sükunet var. Amerika Birleşik Devletleri Irak'tan çekileceğini ilan etti, ama Amerika Birleşik Devletleri'nin Irak'tan çekilmesi, nasıl çekileceğine de bağlı. Yani, Irak'ın toprak bütünlüğünü ve siyasi bütünlüğünü muhafaza edebilmesi, bu çekilmeden sonra mümkün olacak mı olmayacak mı? Amerika Irak'tan çekilirken ve çekildikten sonra Türkiye ne çeşit sıkıntılar içerisinde kalacak veya bunun Türkiye'ye etkileri neler olacak? Bunlar önümüzdeki günlerin, yani 2010'un ve ondan sonrasının gündeminde olacaktır. Bizi yakından ilgilendiren bir diğer mesele Filistin meselesidir. Filistin meselesinde bir barışa varılamadı. Filistin, Hamas ve El-Fetih olmak üzere ikiye bölündü. İki devletli çözüm bir türlü yerine getirilemiyor, yani bir İsrail devleti bir de Filistin devleti. Filistin bölününce muhatap bulunamıyor. Oradaki kargaşanın içinden çıkılabilmiş değil. Bir dünya meselesi olarak Filistin meselesi devam ediyor. RUJ DEVLET İRAN NÜKLEERDE NE YAPACAK KORKUSU Dünyanın tartıştığı diğer bir konu ise İran'dır. İran acaba nükleer silah yapacak mı yapmayacak mı meselesidir. Bunu dünya şu bakımdan önemsiyor; nükleer enerji insanlığın geleceğinde henüz varacağı yere varmadı. Ama, çok mühim rol oynayacağı kesin. Geçi elektrik üretildi, başka şeyler yapıldı, ama istenildiği yere kadar bundan daha ne kadar faydalanılacağını bilemiyoruz. Fakat teknoloji iki tarafı kesen bıçaktır. Bu nükleer meselesi de odur. Eğer insanlığın iyiliği için kullanılırsa, buradan insanlığın refahına hizmet edecektir. Kötülüğü için kullanılırsa, insanlığı da medeniyeti de yok edecek güce sahiptir. Onun içindir ki ruj (rouge) devletler denen, yani kırmızı devletlerin elinde kontrolsüz nükleer silah bulundurmasını dünya kaygı ile karşılıyor. İran ruj devletlerden birisi olarak ifade edilmiştir. Kuzey Kore diğeridir. Bunların elinde böyle bir silah olmamalı. Prof.Dr.Mustafa Özcan ÜLTANIR: Peki efendim, İsrail de var mı bu ruj devletlerin içinde? Demirel: Yok. Beş altı tane elinde nükleer silah olan ülke var, ama onların kontrol edilebileceği düşünülüyor, öyle kabul ediliyor. Pakistan ve Hindistan'ın elinde de nükleer silahlar var. İsrail'in var. İngiltere'nin, Fransa'nın var. Rusya'nın var. Amerika Birleşik Devletleri'nin var. İşte bu kadar. İran da bir taraftan diyor ki, "Niye benim nükleer silah yapmama mani oluyorsunuz? İsrail'e de mani mani olun". Zaten bütün korku da İran'ın bir gün nükleer silah yapıp İsrail'i ortadan kaldıracağı. Dünyanın korkusu budur. Bu dünyayı heyecanlandırmaya devam ediyor. Prof.Dr.Mustafa Özcan ÜLTANIR: Peki efendim, İsrail de var mı bu ruj devletlerin içinde? Demirel: Yok. Beş-altı tane elinde nükleer silah olan ülke var, ama onların kontrol edilebileceği düşünülüyor, öyle kabul ediliyor. Pakistan ve Hindistan'ın elinde nükleer silahlar var. İsrail'in var. İngiltere'nin, Fransa'nın var. Rusya'nın var. Amerika Birleşik Devletleri'nin var. İşte bu kadar. İran da bir taraftan diyor ki, "Niye benim nükleer silah yapmama mani oluyorsunuz? İsrail'e de mani olun". Zaten bütün korku da İran'ın bir gün nükleer silah yapıp İsrail'i ortadan kaldıracağı. Dünyanın korkusu budur. Bu dünyayı heyecanlandırmaya devam ediyor. Prof.Dr.Mustafa Özcan ÜLTANIR: Efendim, tam bu noktada çok kısa bir sorum olacak. İran'ın nükleer silah yapması, Türkiye ve Mısır gibi nükleer silah yapabilecek potansiyelde veya yapmaya aday denabilen ülkeleri de silah yapmaya sevk edebilir mi? Demirel: Etmese bile rahatsız eder. Bu rahatsızlığın derecesi ne olur, şimdiden söylemek pek mümkün değil. Prof.Dr.Mustafa Özcan ÜLTANIR: Çok tartışılan bir konu olduğu için sordum. DÜNYADA İKLİM FELAKETİ CİDDİYE ALINMASI GEREKEN BİR MESELEDİR Demirel: Öyle olacak çok tartışılacaktır. Dünyanın rahatsız olduğu diğer bir konu, iklim değişikliği konusudur. Bu konu mutlaka ciddiye alınmalıdır. Prof.Dr.Mustafa Özcan ÜLTANIR: Ama Kopenhag toplantısından bir sonuç çıkmadı. Demirel: İleride çıkacaktır. 180 ülkenin Cumhurbaşkanı veya Hükümet Başkanı'nın oraya gitmesi, bu meseleyi tartışmaya eğilmesi kendi başına bir sonuçtur. Gerçekten yeryüzünde sanayi devriminin zorlaması, artan nüfusun zorlaması, daha yüksek hayat standardı aranması, yoksulluktan kurtulunması için müracaat edilecek yol, daha çok sanayileşme, daha çok enerji, bu da daha çok karbondioksit salımı demek. Daha çok karbondioksit sadece yerküreyi bozmakla kalmadı, yerküreyi sarmalayan atmosferi bozdu. Eğer dünya 2 derece ısınırsa zaten felaket haline geliyor.Şöyle bir açıklamanın burada yer almasını, yani bu beyanımın içinde geçmesini istiyorum: İklim felaketi nedir? İklim değişikliğinin felaket düzeyindeki etkilerini önleyebilmek için küresel (global) sıcaklık artışının 2 dercenin altında kalması gerekiyor. Eğer sera gazı salınımlarını kontrol altına alamazsak, içinde bulunduğumuz yüzyılda iklim değişikliğinin hızı bugüne kadarki en yüksek seviyeye çıkacak. Kopenhag'da liderler gelişmiş ülkelerin mevcut önerileri üzerinde anlaşırlarsa, küresel sıcaklık artışı 3 derecenin üzerine çıkacak. 1.2 ila 3 milyar insan su kaynaklarına ulaşmakta sıkıntı çekecek. Güney Avrupa'da 2003 yazında olduğu gibi sıcaklık dalgalarıyla beraber daha fazla çölleşme yaşanacak. Güney Asya'da 125 milyon insan evlerini terk etmek zorunda kalacak. 2010'a girerken dünyanın bunu ciddiye alması lazım. Prof.Dr.Mustafa Özcan ÜLTANIR: O zaman bugün bu tehlike ciddileşti diyebilir miyiz Kopenhag'da anlaşılamadığına göre? Demirel: Evet, anlaşılamamıştır, ama senenin içinde anlaşacaklardır. Prof.Dr.Mustafa Özcan ÜLTANIR: Zaten 6 ay sonra Almanya'da bir toplantı yapılacakmış. DÜNYANIN YENİ AKTÖRLERİ VE DİĞER MESELELERİ Demirel: Evet, sene içinde anlaşacaklardır. Şimdi tabii dünyada yeni aktörler meydana geldi. Bu aktörler Çin, Brezilya, Hindistan, Rusya ve Avrupa Birliği, Amerika'nın yanında yeni aktörlerdir. Önümüzdeki zaman içerisinde G20'lerle beraber bu aktörlerin de önemli tavırları olacaktır. Dünyanın önemli meseleleri önümüzdeki yıllarda yoksulluk olacaktır, enerji meselesi olacaktır, gıda meselesi olacaktır, su meselesi olacaktır. Uluslararası terör yine dünyanın baş meselesi olmaya devam edecektir. Bulaşıcı hastalıklar olacaktır. DÜNYADA 2010'A GİRERKEN İYİMSERLİK GÖRÜLÜYOR Bütün bunlara rağmen, dünyada 2010'a girerken bir iyimserlik var. Bu iyimserliğin sebebini Newsweek mecmuasında başyazar Ferid Zekeriya (Fareed Zakaria) şöyle anlatıyor: Terör ve ekonomideki çalkantı dünyayı uzun zaman meşgul etmeyecek diyor. "Bu istikrar denen hadisenin sırrı nedir?" diye soruyor. Birinci sırrı, " Tarihi standartlara göre dünya, bugün büyük devletler arasında şaşılacak derecede sürtüşmesiz". Büyük devletler arasında sürtüşme yok. "Bu büyük rahatlık yaratıyor" diyor. İkinci sır, "uzun süren barış". Diyor ki, "175 sene geriye gidin, 400 sene de gitseniz olur, ama bu 175 sene içinde , bu kadar uzun süren bir barış bulamazsınız. Bu uzun süren barış, yeni teknolojiler, enflasyonun kontrol altında olması, dünyayı şaşırtacak derecede sakinleştirmiştir". "İstikrar" diye devam ediyor," politikadaki ve ekonomideki istikrar birbirini güçlendiriyor" diyor. Üç tane önemli sır vermiş oluyor ve Newsweek'in son sayısındaki yazısında, bunlar dünyaya biraz daha rahat bakmamızı sağlayacak unsurlar olduğunu söylüyor. Evet, dünya ekonomisi daralmıştır. Birçok ülkeler de geriye gitmiştir, dünya ekonomisi yüzde 1.4 civarında daralmıştır, ama yüzde 5'in üzerinde büyüyen ülkeler de vardır, Çin gibi, Hindistan gibi, Brezilya gibi ülkelerde daralma olmayıp büyüme görülmüştür. 2010 YILINA GİRERKEN TÜRK HALKI KORKULU, KAYGILI VE ENDİŞELİ Şimdi şartlarını böylece özetlediğim dünyada Türkiye ne yapıyor? Bence Türkiye'nin birçok meselesi vardır, ama birinci meselesi huzur, sükun ve asayiştir. Bilhassa 2010 yılına girerken Türkiye'de halk korku içinde, kaygılı ve endişe içinde. Bu huzursuzluk ortamıdır. Türkiye niçin huzursuzdur ve bunun çaresi nedir? Bir yanlışımız var, bu kesin. Acaba neyimiz yanlış? HALKIMIZIN TERÖR KARŞISINDA FEDAKARLIĞI Türkiye'yi huzursuz yapan birinci sebep terördür. 25 senedir devam eden bölücü terör, 2000 yılında hemen hemen yok denecek dereceye inmişken, 2000 yılından sonraki yıllarda yeniden canlanmış ve son birkaç sene zarfında yeniden Türkiye'yi çok rahatsız eder hale gelmiştir. Türkiye'de terör kurbanı şehitlerimizin cenazileri ülkenin herhangi bir köşesine gittiği zaman, halkımız galeyan içerisinde o şehitlere olan saygısını göstermiş, gencecik insanları toprağa vermiştir. Halkımız acısını içine gömmüş, gözyaşını içine akıtmıştır. Millet için, vatan için bu fedakarlıkları halkımız her zaman yapmaktadır. ŞEHİT ANALARININ FERYADI, GAZİLERİN TEPKİSİ HAZİN OLAYDIR Ancak, bir taraftan terör meselesinin tartışılmasının aldığı şekil, terörün ve terörizmin önlenmesi için ülkede atılmak istenen adımların uyandırdığı rahatsızlık vatandaşımızı sıkıntılara sokmuştur. Üzüntüyle ifade edeyim ki, Türkiye'de sokaklara dökülen şehit anaları "oğlumu ver" feryadı içine girmişlerdir. Devlete, "oğlumu ver" diyor. Devletten oğlunu istiyor. Şimdiye kadar böyle hadise Türkiye'de hiç olmadı. Gaziler kendilerine devletin verdiği madalyaları, devletin verdiği nişanları iade etmişlerdir. Devletin yaptırdığı protez kolları, bacakları fırlatıp yerlere atmışlardır. Bu fevkalade hazin bir olaydır. KANDİL'DEN, MAHMUR'DAN GELENLERİN ZAFER KAZANMIŞ GİBİ SAHNELERE ÇIKARILMASI VATANDAŞLARI ÇOK RAHATSIZ ETMİŞTİR Böyle başlayan rahatsızlık, bu tartışmaların, bilhassa açılım tartışmalarının aldığı şekil, ulaştığı merhalede şöyle bir rahatsızlığı meydana getirmiştir ki; işte "terörü, terörizmi ortadan kaldırıyoruz, bu terörü yapanlarla bir barış meydana getireceğiz" şeklinde atılan adımlar Kandil Dağı'ndan, Kuzey Irak Mahmur Kampı'ndan insanlar getirilip bunların Habur'da karşılanması, ayaklarına mahkeme götürülmesi, mahkemede kendilerine sorulan suallere öyle cevap vermedikleri halde, öyle cevap vermiş gösterilerek Türkiye'nin içerisinde gezip dolaşmalarına, hatta bunların zafer kazanmış gibi birtakım sahnelere çıkarılmış olmaları Türkiye'de vatandaşları çok rahatsız etmiştir. VATANDAŞTA BÖLÜNME,AYRIŞMA KORKUSU YER ALDI Neticede sokaklarda arbedeler etmeye başlamıştır. Bir taraftan da vatandaşımızda bir bölünme korkusu, ayrışma korkusu yer almıştır. Bu çok üzücü bir şeydir. Bunlar karşısında neden kaygı vardır denildiği zaman, birinci mesele bu bölünme, ayrışma korkularıdır. İNSANLARIN MAHREMİYETİNDEN YARGITAY'A KADAR UZANAN DİNLEMELER VATANDAŞI ÇOK RAHATSIZ ETMİŞTİR Vatandaşı rahatsız eden hususlardan bir diğeri de telefon dinlemeleridir. Vatandaş mahremiyetinin ihlal edildiği kanaatindedir. Telefon vatandaşın mahrumiyetine giren bir olaydır. Bu dinlenen telefon kayıtlarının mahkemelere çıkarılıp delil olarak kullanılması ise başka bir olaydır. Bu insanları korkutmuştur. İnsanların sadece telefonları değil, bulundukları yerlerin, buralardaki konuşmalarının dinlenmelerine kadar varmış bulunan, hatta Yargıtay'ın dinlenmesine kadar varmış bulunan bu dinlenme hadisesi, Türkiye'yi çok rahatsız etmiştir. Hatta Başbakan dahi "ben de dinleniyorum" diyebilmiştir. Türkiye'de insanları kim dinlettiriyor? Eğer hükümetin bilgisi dahilinde bunlar olmuyorsa, veyahut da yargının bilgisi dahilinde bunlar olmuyorsa, yani meşru makamların bilgisi dahilinde bunlar olmuyorsa, kimin bilgisi dahilinde oluyor? Şaşırtıcı bir olaydır. Türkiye'de icra kim, Türkiye'yi kim yönetiyor? Bu sorular vatandaşın zihnine takılmıştır. İŞÇİLERE,MEMURLARA,EMEKLİLERE ŞAŞIRTICI MUAMELELER İşçilerin, memurların, emeklilerin sokaklara dökülmesi düşündürücüdür. Son zamanlarda işçilerimiz maruz kaldığı muameleler vatandaşı çok şaşırtmıştır. Çok sert muamelelerdir. YARGININ SİYASALLAŞTIRILMASI ŞİKAYET KONUSU Bütün bunların yanında devletin organlarının rahatsızlığı yine vatandaşı şaşırtan unsurlar arasındadır. Devlet organları arasında açıkça bir ahenksizlik mevcuttur. Yargının en yüksek kademesinden şikayetler yapılıyor. Yargıtay Başkanı, "yargıya karşı sistematik hücum var" diyor. Yargının siyasileştirilmesi şikayet konusu, hem de yargının mensupları tarafından. Yargıya vaki saldırılar rahatsız edici. Ayni istikamette barolar, "yargı siyasallaştırıldı" diye şikayet ediyor. BASIN ÖNEMLİ BİR BASKI ALTINDADIR Basına yapılan açık ve gizli baskılar ise basını çok sıkıntılı duruma sokmuştur. Bugün Türkiye'de basının hür ve serbest olduğunu iddia etmek biraz zordur. Basının içinde bulunduğu durum orta yerdedir ve pekala basın önemli bir baskı altındadır. Hatta bu baskı vergi dairelerinin kullanılması suretiyle, ödenemeyecek büyüklükte vergiler tarh etmek suretiyle, basın gruplarını çökertmeye kadar varabilmiştir. TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNİN RAHATSIZLIĞI VE ŞİKAYETİ Aslında bütün bunlar iyi şeyler değildir. Bunun yanında devletin omurgası olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin en üst kademesinden vaki sızlanmalara ve şikayetlere kulak vermek lazım. Bence 18 Aralık 2009 tarihli gazetelere bakıldığı zaman, Genelkurmay Başkanının bir savaş gemisine binip diğer komutanlarla beraber Trabzon açıklarına gidip orada basın toplantısı yapması ve bu basın toplantısında, "içinde bulunduğumuz süreçten rahatsızız, bunu yetkili ve ilgili makamlara ilettik" şeklinde şikayet etmesi bu zamana kadar az rastlanan olaylardan biridir. Çok rahatsız edici. Şimdi bu fevkalade düşündürücü bir mesajdır. İNKAR EDİLEMEZ,PROVOKASYONLA DA İZAH EDİLEMEZ HUZURSUZLUK VAR Buradan şuraya gelmek istiyorum; eğer bütün bunlar provokasyonsa, bu provokasyonları kim yapıyor? Yani bir ülkede Yargıtay Başkanı, bir ülkede Genelkurmay Başkanı, bir ülkede Baro, bir ülkede şikayetçi olan basın, şikayetçi olan diğer organlar, bunların hepsi provokatör olur mu? Bir ülkede herkesten şüphelenilir mi? Herkesin telefonu dinlenmeye kalkılır mı? Bunlar anlaşılır şeyler değildir. Ülkedeki huzursuzluklar böylesine gayet genişken, bu huzursuzluklardan vatandaşın çıkardığı bir netice de var; acaba Türkiye'nin birliğine yönelmiş bir tehdit mi var? Yahut, Türkiye'nin birliğine yönelmiş bir tehdit var da, bölünüyor muyuz, parçalanıyor muyuz, ayrışıyor muyuz gibi bir durumla karşı karşıya kalındığı şeklinde birtakım korkular vatandaşın içindedir. Şimdi buna bakıldığı zaman, bu hoş bir manzara değil. Buradan şu netice çıkıyor. Bu kadar huzursuzluk, bu inkar edilemez, yani provokasyonla da izah edilemez. Ülkeyi yönetenlerin, sorumlu kişilerin, sorumlu insanların bunu görmezlikten gelmeleri, yahut da rahatsız olan insanların kusuruymuş gibi görüp geçmeleri çok yanlıştır. Ülkenin rahatlatılması lazım. RAHATSIZLIKLARIN BİR SEBEBİ HUKUKSUZLUK VE MASUNİYET KARİNESİNİN İHLAL EDİLMESİ Tabii ki bu rahatsızlıkların bir sebebi de hukuksuzluktur. Ülkede sesi çıkan insanların ve sesi çıkması muhtemel olan insanların bir sebep bulunarak gece yarısı evlerini yerlerini aramak, daha sonra götürülüp ifadeleri alınmak ve daha sonra da aylarca tutuklu durumuna sokulmak gibi korkutucu birtakım misaller var. Evet, bir suç işlenmişse, kimse "bu suçu işleyenin yakasına yapışılmasın" demiyor. Yalnız, suçu işleyenler dahi, suç sabit oluncaya kadar suçsuzdur. Yani masuniyet karinesi vardır. Bu masuniyet karinesinin ihlal edildiği kanaatindeyim. Hem mahremiyet karinesi (kişisel hak ve özgürlükler) ve hem de masuniyet karinesi (berat-ı zimmet asıldır) ihlal edilmiştir. Bu ihlallerin de büyük sıkıntı çıkardığı kanaatindeyim. HUKUKSUZLUK SADECE GÖZALTILARDA DEĞİL, TUTUKLANMA ŞARTLARI İHLAL EDİLİYOR Hukuksuzluk sadece kanunları icra ederken değil, daha doğrusu sadece insanları gözaltına alıp götürürken, karakol ve merkezlerde değil, ondan sonra da devam ediyor. Tutuklanıyor, aylarca mahkeme huzuruna çıkarılmıyor. Aylarca iddianame yazılmıyor. Tutuklanmanın şartları ihlal ediliyor. Eğer kişi kaçacaksa, delilleri karartacaksa, tutuklama o zaman söz konusu olacak bir hadisedir. Şimdi burada Prof.Dr. Mehmet Haberal dünyada tanınmış bir hekim, nereye kaçacak ki? Veyahut Rektör Prof.DR. Hilmioğlu nereye kaçacak ki? Orada gazeteciler var, nereye kaçacaklar ki? Balbay var, diğerleri var, sendika başkanları var, nereye kaçacaklar ki bu adamlar? Velhasıl bir korku ülkesi haline gelmişizdir. TÜRKİYE HUZURSUZLUĞU HAK ETMİYOR, KÖTÜ YÖNETİLİYOR Ben burada 2010 yılına girerken, en önemli meselenin ülkenin huzursuzluğu olduğunu, bunu hak etmediğini ve Türkiye'nin yönetilemediğini ifade ediyorum. Hak etmemiştir, ama bu huzursuzluk Türkiye'nin kaderidir diyemeyiz. Çaresizdir de diyemeyiz. Yani Türkiye hep böyle idare edilmedi ki veya başka ülkeler böyle idare edilmiyor ki!..2010 yılının en önemli meselesi huzur olacaktır. Tabii, Türkiye'de adalet dağıtımında yavaşlık var. Kırtasiyecilikten şikayetler var. Sağlık ve eğitim hizmetlerinden şikayetler var. Türkiye'deki başka şikayetlere de biraz sonra geleceğim, ama öncelikle Türkiye'deki korku meselesi önemli. Tabii bu korkudan kurtulmanın çaresi, korkunun karşısına dikilmektir. Ama herkesten bunu beklemek kolay değil. Bizim her şeyden önce, hepsinden önemlisi olarak morale ihtiyacımız var. Kendimize güvene ve geleceğe ümitle bakmaya ihtiyacımız var. YOKSULLUK VE BOZUK GELİR DAĞILIMI Türkiye'nin huzursuzluk dışındaki bir meselesi ki, huzursuzluğun da bir parçası oluyor, yoksulluktur, gelir dağılımı. Nüfusun yüzde 20'si yoksulluk sınırının altında. Yüzde 30'u tarım nüfusu, gayrisafi milli hasıladan (GSMH) aldığı yüzde 10. Yoksul 12 milyon insan var. Gelir dağılımında ilk yüzde 20'nin gayrisafi milli hasıladan aldığı yüzde 5.8 Son yüzde 20'nin aldığı ise yüzde 46.9 .Yani bir grup insan gayrisafi milli hasıladan yaklaşık yüzde 6 alıyor, ayni büyüklükteki bir diğer insan grubu yaklaşık yüzde 47 alıyor. Aşağı yukarı 8 kat fark var. İlk yüzde 20'nin aldığının 8 mislini son yüzde 20 alıyor. İŞSİZLİĞİN SEBEBİNİN KRİZ OLDUĞUNU SÖYLEYEMEZLER Önümüzdeki yıllarda Türkiye'nin en önemli meselesi işsizlik olmaya devam edecektir. Dünyada Eylül ayı içinde işsizliği ilan eden ülkeler içerisinde dördüncü sıradayız ve Eylül 2009 işsizlik oranı yüzde 13.4. Geçen yıla göre işsizlikte 795 bin artış görülüyor. Bunun bir milyon olduğunu söyleyenler de var. Toplam 6 milyon işsiz olduğunu söyleyenler var, ama resmi kayıtlarda 3 milyon 396 bin işsiz görünüyor. Yani, 2008'e göre 2009, Türkiye'de işsizliği çok yüksek seviyelere çıktığı bir yıldır. Buradan şuraya gelmek istiyorum, bunu dünya finans krizine yüklemek yanlıştır. Bunun sebebi sadece kriz değildir. Zaten bizim ekonominin krizden zarar görmediğini resmi ağızlar söylüyorlar. Prof.Dr.Mustafa Özcan ÜLTANIR: "Teğet geçti" diyorlar. Demirel:Evet, "teğet geçti" diyorlar. Resmi beyanlarda krizden zarar görmediğimiz söyleniyorsa, krizin işsizliğin sebebi olduğunu söyleyemezler. Prof.Dr.Mustafa Özcan ÜLTANIR: Efendim, bu dünya krizinin değil, bizim kendi krizimizin sonucu, yani yanlış ekonomi yönetiminin ve yanlış politikaların sonucu. Demirel: Evet. Kriz olmasa da bu rakamlar önümüzde duruyor. İşsizlik düzeyine baktığımız zaman, 2002'de yüzde 10.3 olan işsizlik, 2009'da yüzde 13.4 ve 2012'de yine aşağı yukarı yüzde 13.3 olacak, yani yüksek oranda işsizlik devam ediyor. TÜRKİYE KALKINMASINI YENİDEN GÖZDEN GEÇİRMEK MECBURİYETİNDE Şimdi burada krize baktığımız zaman şunu görüyoruz; 2007 senesindeki büyüme yüzde 4.7 ve 2008 senesindeki kişi başına gayrisafi milli hasıla 10 bin dolar. 2012 yılında bu değer ancak 9700 dolar olacak. Yani kişi başına düşen gelir açısından 2009, 2010, 2011, 2008'in altında kalıyor. Sadece bu yıl değil, önümüzdeki yıllar 2008'in altında olacak. 2009'da Türkiye'de yüzde 6'yı aşkın bir daralma var ve Türkiye 2010 yılına ekonomik daralmayla giriyor. 1945'den bu yana rastlanan en büyük daralmalardan birisi. Bunlar iyi şeyler değil. Burada Türkiye çok önemli bir şeyi düşünmek mecburiyetinde; kalkınmasını yen baştan gözden geçirmesi gerekiyor, böyle bir mecburiyet ortaya çıkıyor. 2009'a baktığımızda, dört çeyrektir ekonomi küçülüyor. Enflasyon düşüyor, ama talep azaldığı için düşüyor. KREDİ NOTUNUN İYİLEŞMESİ BANKALARDAN ÖTÜRÜ,YOKSA EKONOMİDE CANLANMA YAŞANMIYOR Bankalarda para var, ama bu para reel sektöre değil, kamu borçlanmasına akıyor. Kredi notu iyileşse de ekonomide değişiklik görünmüyor, kredi notunun iyileşmesi, daha çok bankaların borçlarını ödeyebileceğinden dolayı. İyileşse de ekonomik faaliyetlerde göze çarpan bir canlanma yaşanmıyor. Bu tespitler birkaç gün evvel toplanan Odalar Birliği teşkilatının tespitleridir. Onlar da işsizliği önemli bir mesele olarak görüyor ve krizle birlikte bir milyon insan işsiz kaldı diyorlar. DÜNYA BANKASI DOİNG BUSİNESS RAPORUNA GÖRE, YATIRIM ORTAMINDA TÜRKİYE 73'ÜNCÜ SIRADA Dünya Bankası Doing Business 2010 raporuna göre, Türkiye yatırım ortamı bazında 73'üncü sırada. Bu çok kötü. Eğer yatırım ortamı iyi değilse, yeniden yatırım yapıp işsizliği önleyecek çareleri bulamazsınız. Bu onun için mühim. Kamu idaresi reformu lazım. Vergi sistemi, vergi idareleri düzeltmeleri lazım. Dolaylı vergiler rekabet gücünü azaltmaktadır. Kayıt dışı olayını düzeltmek lazım. Bu konuda Odalar Birliği'nin tespiti şu; kayıt dışılık böyle sürdüğü müddetçe, ekonomisi birinci ligde bir ülke olamayız. YENİ SANAYİ POLİTİKASI VE BÜYÜME STRATEJİSİ GEREKİYOR Birçok kuruluşlar ithal malı meraklısı. Bu yabancı üreticiyi kazandırıyor, Türk üreticisine, işçisine kaybettiriyor. Yeni bir sanayi politikası ve büyüme stratejisi lazımdır. Ve Türkiye yılda yüzde 7 büyümelidir, yüzde 7 büyümeyi sürdürürse, Cumhuriyet'in 100'üncü yılında Avrupa'nın yarısına erişebiliriz. 2010 YILINA GİRERKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN HUSUSLAR Bu demecimi şöyle bağlamak istiyorum, 2010 yılına girerken Türkiye'nin en önemli meselesi yönetimdir. Türkiye bu rahatsızlığı, huzursuzluğu gidermelidir. Bunu yok saymak ülkeyi daha da çok huzursuzluklara sürükler. Ülkeyi yönetenlerin ve ülkedeki sorumlu kurumların hepsinin, basın dahil bir an evvel ülkenin kendine güven ve moralini kazanmasına mutlaka yardımcı olmaları lazım. Kendimize, devletimize ve geleceğimize olan güveni kaybetmeyelim. Birliğimize, beraberliğimize, birlikteliğimize sahip çıkalım. Milli bütünlüğümüzü zaafa uğratmayalım. Hiçbir şekilde hukuksuzluğa başvurmayalım. Ülkenin yasalarını uyguluyalım. Yasaların uygulanmayacağı veya uygulanmadığı şeklindeki bir intibaı vermeyelim. Demokrat otoriteyi zedelemeyelim. Yargıyı siyasallaştırmayalım, bölmeyelim. Adalet dağıtımını çabuklaştıralım. Devleti yıpratmayalım. Devlet baş gibidir, hükümetler şapka gibidir. Şapka eskir, değiştirirsiniz. Yalnız devlet baştır, onu değiştiremessiniz. Devletsizliğe heves etmeyelim, o; fetrettir. Devleti zaafa uğratarak, Türkiye'yi yönetilemez hale düşürmeyelim. Bunu çok önemsiyorum. Silahlı Kuvvetlerimizi ve Güvenlik Güçlerimizi yıpratmayalım. Devletin daha iyi işlemesi için, her alanda ihtiyaç bulunan reformları yapalım. Demokrasimizi güçlendirelim. Yoksulluk ve işsizlikle mücadele için refah ve istihdama yönelmiş, yıllık %7 kalkınma hızını sağlayacak bir büyüme stratejisi ayarlayalım. Cumhuriyet'in 100'üncü yıl dönümünde mutlaka bu yüzyılı gururla savunabileceğimiz neticeler elde edelim. Halen Türkiye'nin içinde bulunduğu bu şartlar muvacehesinde ve ana meselelerini unutarak, bir kabusun içinde yaşar durumdadır. Türkiye'nin eğitim meselesini, Türkiye'nin kalkınma meselesini, Türkiye'nin sağlık meselesini, Türkiye'nin çevre meselesini, Türkiye'nin altyapı meselesini, velhasıl Türkiye'nin çeşitli meselelerini ve demokrasi meselesini, demokrasisini daha iyileştirmesini, bunları artık gündeme çıkarmanın zamanı gelmiştir. Bilhassa Türkiye'nin reform meselesini, Türkiye bugünkünden mutlaka daha iyi idare edilmelidir. Daha güvenli, daha temiz, daha zengin, daha hür bir dünyada, daha güvenli, daha temiz, daha zengin, daha hür bir Türkiye istiyoruz. Sorular ve Cevaplar Böylece bağladıktan sonra şimdi sizin sorularınıza gelelim. Prof.Dr.Mustafa Özcan ÜLTANIR: Sayın Cumhurbaşkanım,bu çok özlü, çok sistematik ve çok güzel demecinizle, aslında sormak istediğim çok soruma cevap vermiş oldunuz. Bu demecinizin kamuoyumuzda yankı yaratacağına inanıyorum. Bu kadar güzel ve özlü konuşmanızın güzelliğini benim sorularım bir şekilde bozmasın diye fazla bir şey sormaktan çekiniyorum, ama müsaadenizle şunları soracağım: Konuşmanız sırasında, Türk halkının endişe ve kaygılarından söz ettiniz, bölünme endişesinden bahsettiniz. 2023 yılında Cumhuriyetimizin 100'üncü yıldönümünde güzellik ve rafah dolu güçlü bir büyük Türkiye'yi görmek Türk milletinin arzusu da, o yıla bölünmüş olarak çıkma endişe ve korkularına siz de katılıyor musunuz, bu gidişat karşısında böyle bir endişe ve korku duyuyor musunuz? Açılım, İnsanlarımızı Birbirleriyle Meseleleri Olur Hale Getirmiştir Demirel: Şimdi şöyle, dağılmış bir imparatorluğun halkı Türk milleti olarak bu devleti kurmuştur. Dağılmış bir imparatorluğun halkının daima korkusu vardır. Dağılmışlıktan doğan travma. Cumhuriyeti kuranlar büyük Atatürk ve arkadaşları devletin ayakta durabilmesini birinci mesele olarak almışlardır. Onun içindir ki, din ve ırk meselesini devletin günlük meselelerinin dışına çıkarmışlar, vatandaşlık meselesini öne almışlardır. Vatandaşlık meselesi herkes kardeştir,herkes eşit fırsatlara ve eşit haklara sahiptir, herkes bu ülkenin geçmişine beraberce sahiptir, geleceğine beraberce sahiptir ve herkes huzur içerisinde olmalıdır. Bunu öne almışlardır. Bu sayededir ki, 86 sene gelinebilmiştir. Şimdi bugün, bu insanları bir araya getiren bu ana çimentoyu zedelememek lazım. Yani, yine ülkenin bütün insanları kardeştir. Hangi kökenden gelirse gelsin kardeştir. Türkler, Kürtler, Çerkezler, başka etnisitelerden gelen insanların hepsi bu ülkenin insanlarıdır. Bu milletin fertleridir. Birbirleriyle meselesi yoktur. Bugün yanyana oturan, yan yana çalışan, bir şehirde bir kasabada komşu olan, bir devlet dairesinde, bir fabrikada çalışan insanların etnisiteden veya inançtan dolayı bir meselesi yoktur. Birbirleriyle meseleleri yoktur. Bunları birbirleriyle meselesi olur hale getirmek, işte bu açılımın yaptığı iştir. Açılım denen hadisenin ne olduğu bilinmeden, öyle bir intiba verildi ki, bu açılım yapılırsa, Türkiye'de ayrışma olacaktır. Bunu önlemenin yolu da, açılımı savunanların, ne yapmak istediklerini bir an evvel söylemeleri lazım. Ne yapmak istiyorlar? Prof.Dr.Mustafa Özcan ÜLTANIR: Bu açılım dış kaynaklardan Türkiye'ye empoze edilmiş bir politika şeklinde algılanıp, değerlendiriliyor. Bu görüşe katılıyor musunuz? Demirel: Hayır katılmıyorum. Prof.Dr.Mustafa Özcan ÜLTANIR: O zaman tamamen içeriden çıkan bir olay mı? Açılım Neticesi Ülkenin Sokakları Arbedeye Döndü, İmralı Mahkumu Siyasette Önemli Unsur Oldu Demirel: Efendim, şimdi bu da şu, bence çok yanlış bir şey yaptılar. Sloğan icra edilemez, ama sloganlarla, yuvarlak laflarla, yuvarlak kelimelerle siyaset yapmak kolaydır. Yani, slogan icra edilemez, ama proje icra edilir. Açılım yapacağız diyenlerin niyetleri ne kadar halis, ne kadar iyi olursa olsun, yaptıkları işin neticesi orta yerde. Ülkenin sokakları arbede yerine dönüşmüştür. Kan akmaya devam etmektedir ve 40 bin kişinin ölümünden sorumlu olan bir kişi Türkiye'de müebbet hapis mahkumu olduğu halde, Türk siyasetinde önemli bir unsur haline getirilmiştir, o da İmralı sakini. Bu devletin itibarını azaltıyor. Prof.Dr.Mustafa Özcan ÜLTANIR: Peki efendim, İçişleri Bakanı ve Başbakan "açılım kesilmedi devam edeceğiz" diyorlar da, bu koşullarda açılımda ısrar etmek nereye sürükleyecek? Ne Yapacaklarını Açıklamadan Kürt Meselesini Çözmeye Kalkanlar Bir Türk Meselesini Ortaya Çıkarmışlardır Demirel: "Devam edeceğiz" diyor, ama "neye devam edecek?" onu söylemiyor. Başından beri yapılan yanlış şurada: "Açılım yapacağız" diyor. "Ne yapacaksınız?" diye soruyoruz. O belli değil. "Açılıma devam edeceğiz" diyor. Neye devam edeceksiniz? O belli değil. Yalnız, ne yaparsanız yapın, bin senedir beraber yaşayan bu ülkenin insanlarını, Türkleri, Kürtleri, birbirine kardeş olan bu insanları birbirine düşürmeyin. Hibir şey yapamazsınız, bu insanlar birbirine düşmez. Ama bu insanların birisine birtakım vaatlerde bulunup, "Kürt meselesi vardır" deyip, onu "çözmeye kalkıyoruz" diye ortaya çıkıp bir Türk meselesi meydana getirdiğiniz taktirde, hiçbir şeyi çözemezsiniz. Bugün olan şey, "bir Kürt meselesini çözüyoruz" diye ortaya çıkanların ne yapacaklarını söylememeleri sonucunda bir Türk meselesi ortaya çıkarmış olmalarıdır. Türkiye'nin bir "Kürt Gerçeği" vardır. Bir "PKK sorunu" da vardır. Bir "Kürt Sorunu" yoktur. Kürtler, bu ülkenin diğer vatandaşları gibi eşit hak ve fırsatlara sahip vatandaşlarıdır. Bir kısım vatandaşların sorunsuz, bir kısım vatandaşların sorunlu olduğu düşünülemez. Sorun varsa, hepsinin vardır. Tedbir alınacaksa; tedbir herkes için alınır. Bu ülkenin insanları, hepsi dahil, hangi kökenden gelirse gelsin, beraberce teröre karşı idiler. Çünkü, terör devlete, milletin bütünlüğüne yönelmiş bir kanlı tehdit idi. Bir kısım vatandaşlar, terörle mücadeleden memnun, bir kısım şikayetçi olamazdı. Ve, kan dökülmesini Devlet başlatmamıştı. Ülkenin her köşesinin şehidi vardı. Bugün, terörü önlemek için, Kürt sorunu'nu çözmek gibi bir iddia ile ortaya çıkarsanız, teröre hiçbir zaman destek vermemiş Kürt kökenli milyonlarca Türk vatandaşını rahatsız edersiniz. Her "Kürt" sözü edildikçe, bu insanlar rahatsız olur. Her "Kürt" sözü geçtikçe de Türk kökenli insanlar alınganlığa girer. Böylece, "Kürt Sorunu" diye başladığınız söz karşısında, bir "Türk Sorunu" yer alır. Gene ben vatandaşllarıma sesleniyorum: Türk kökenli, Kürt kökenli, hangi kökenli olursa olsun, siz bu yanlışları yapanlara bakmayın. Bunlar yanlıştır. Sizi birbirinize düşürmekle neticelenen her şey yanlıştır. Sizin sağduyunuza, hepinizin aklınıza ve vatanperverliğinize güveniyorum. Sebep ne olursa olsun, birbirinize düşmeyin! Beraber yaşama iradenizi zayıflatmayın. Birbirinize sahip çıkın. Prof Dr.Mustafa Özcan ÜLTANIR: Efendim, bu ayrışma maalesef toplumda derinleşiyor. Açılım sürecini devam ettikleri sürece ayrışma büyüyor. Ekonomideki ters gidiş de büyüyor. Tüm bunlar Türkiye'yi 2010'da bir seçimle yönetim değişikliğine götürebilir mi? Böyle Gidemeyiz Demirel: Bir şey söylemek istemiyorum, ama böyle gidemeyiz. Bakın söylediğiniz şey çok ciddi. Hem ekonomi kötü, hemde siyasi istikrar bozuk. Zaten biraz evvel söyledim; siyasi istikrar olmazsa, ekonomik istikrar da olmuyor. Siyasi istikrar, Meclisin mevcut olması, Meclis'te siyasi iktidarın kafi gücünün olmasından ibaret değil. Siyasi iktidar ülkenin huzur içerisinde olmasına bağlı. Binaenaleyh buradaki hadise, eğer siz Kürt sorununu çözüyorum diye Türk sorunu yarattı iseniz, yaptığınız iş yanlış. Bir an evvel bu yanlıştan dönün. Ne yapacaksanız, onu da söyleyin, ama bunun neticesi Kürt sorunu karşısında bir Türk sorunu yaratmak olmaz. Prof.Dr.Mustafa Özcan ÜLTANIR: Efendim bu açılım, "Kürt açılımı" diye başladı, sonra "demokratik açılım" dendi, ardından Başbakan milli birlik projesi dedi, bunlar halk tarafından kabul edilmedi, Kürt açılımına duyulan tepkiyi kaldırmadı, ama böylece bir açılımlar süreci başlatıldı, bu açılım süreci Türkiye'de azınlıkları da ters tutumlara soktu. Tabii Kürtler azınlık değil, kardeşlerimiz, ama azınlıklar var. Ekümenlik olma peşindeki Ortadoks Patriği Patrik Bartholomeos'un Amerika'da televizyona verdiği demeçte kullandığı bir söz var. " Türkiye'e çarmıha gerilmiş gibiyiz, biz daha eskiyiz, onlar istese de bu toprakları terk etmeyeceğiz" diyor. Bildiğiniz gibi, Türkiye'de bir Türk vatandaşı olarak ayrıcalıklı şekilde dini yaşantılarını sürdürmüşlerdir, çarmıha gerilme diye bir kavram bizim milletimizde yoktur. Patrik sözde "çarmıha gerilmiş" demekle kendince, Rum etnisitesinin, Patrikhane'ye bağlı Hıristiyanların bir dini sıkıntısını ortaya koymuyor da, Türkiye'ye karşı Batı dünyasını arkasına almak için siyaset yapıyor. Önce Heybeliada Ruhban okulunu açtırmak, sonra Ekümenlik hakkını tasdik ettirmek peşinde. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz? Patriğin Lafları İyi Olmamıştır, Ruhban Okulu Tartışılmaya Devam Edilecektir Demirel: Bir ülkede huzursuzluk v kavuşturulması şartı. Gerçi protokolde böyle bir şey yok.arsa, o huzursuzluk pek çok istenmeyen şeylere sebep oluyor. Yani bunların bir zincir etkisi oluyor. Patriğin söylediği sözleri üzüntüyle karşılarım. Patrik daha önceleri, "Ben Türk vatandaşıyım, burası benim vatanımdır, memleketimdir" şeklinde önemli ve güzel şeyler de söylemiştir. Ama neden o çarmıh meselesini söyledi? Onu anlamıyorum. Keşke, o çeşit şeyleri söylemeseydi. Burada, Türkiye'de saygı gören bir din adamı olarak, o laflar iyi olmamıştır. Prof.Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR: Efendim, bu laflardan sonra Türkiye'de bir patrikhane sorunu yaşanır mı ve Heybeliada'daki Ruhban okulu açılabilir mi? Nasıl değerlendirirsiniz? Demirel: Patrikhane sorunu yaşanacağını tahmin etmiyorum. Ruhban okulu tartışılmaya devam edecektir. Prof.Dr.Mustafa Özcan ÜLTANIR: Cumhurbaşkanım, bir de Ermeni açılımına ilişkin görüşünüzü almak istiyorum. Biliyorsunuz, Ermenilerle sınır kapısının açılması için Batı'nın gözetimi altında iki protokol imzalandı. Ancak, Başbakan bir şart koydu, Karabağ meselesinin çözüme kavuşturulması şartı. Gerçi protokolde böyle bir şey yok. Karabağ çevresindeki Azarbeycan'a ait yedi reyon işgal edildiği zaman, Türkiye'de sizin hükümetiniz vardı. Bu işgal karşısında kapıyı kapattınız. Şimdi deniyor ki, "Ermeniler Karabağ'ı tutmalarına karşın, bu 7 reyonun beşinde, mesela Laçin hariç diğerlerinde işgali kaldırsalar, o zaman bu kapının açılması için bir gerekçe oluşturur ve sınır kapısı açılabilir". Olabilir mi, kapı bu şekilde açılabilir mi? Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz? Demirel: Şimdi, bu protokoller uygulanacak mı? Prof.Dr.Mustafa Özcan ÜLTANIR: Belli değil görünüyor. Ermenistan'la Münasebetlerin Normalizasyonu Çok Karanlık Görünüyor Demirel: Belli değil. Sayın Başbakan'ın Başkan Obama ile görüştükten sonra yaptığı basın toplantısında bu husus flu, net değil. Diyor ki Sayın Başbakan, "Minsk grubu Karabağ ile ilgili bir şey yapmadıkça bu protokolleri uygulayamayız". O zaman Minsk grubu, yani Rusya, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri, biz bir şey yapalım, angajmanına girmiyorlar. Önümüzdeki günlerde, bugün basında da vardı, Mart'ta bu protokoller uygulanmazsa, Ermenilerin bu anlaşmadan vaz geçtikleri iddia ediliyor. Binaenaleyh bu Ermenistan'la olan münasebetlerin normalizasyonu çok karanlık görünüyor. Şimdi, Ermenistan'ı benim başında bulunduğum hükümet 1992'de tanıdı. Karabağ hadisesinden dolayı siyasi, diplomatik münasebetler kurulamadı. Karabağ işgal edildiği için de hudut kapatıldı. Prof. Dr.Mustfa Özcan ÜLTANIR: Karabağ işgali mi, yoksa Karabağ'ın çevresindeki reyonların işgali nedeniyle mi sınır kapısı kapatıldı? Demirel: Karabağ ve çevresi, savaş yaptıkları için kapandı. Şimdi bu münasebetlerin ilelebet böyle gitmesi doğru olmaz. Türkiye, Azarbaycan'ı incitecek hiç bir şey yapmamalı. Esasen Türkiye, bu hususta, dünya kamuoyu önünde angajedir. Prof.Dr.Mustafa Özcan ÜLTANIR: Maalesef incitti, Azarbaycan rahatsız edildi ve ilişkilerimiz zarar gördü. Demirel: Ama Türkiye Başbakanı Azarbaycan parlamentosuna gitti, "Karabağ çözülmeden biz bu kapıyı açmayız" dedi. Çok sıkıntıya soktu kendisini. Şimdi Sayın Başbakan da diyor ki, "Minsk grubu Karabağ'ı çözsün, biz açalım". Böylece devre kapanıyor. Bunu önümüzdeki günlerde göreceğiz. Yani, Türkiye bu protokoller dolayısıyla bir sorunla karşı karşıya. Prof.Dr.Mustafa Özcan ÜLTANIR: Efendim, Ermenistan'daki durumdan söz açmışken, Gürcistan'daki durumu da biliyorsunuz. Rusya ile savaşından sonra henüz denge kurulamadı, ama de-facto değişik bir durum var. Bu ortamda Türkiye Kafkaslar'da şu anda mevzi kaybetti mi? Demirel: Öyle denemez tabii. Prof.Dr.Mustafa Özcan ÜLTANIR: Ama etkinliği yok gibi. Türkiye Kafkaslar'daki ve Orta Asya'daki Devletlerin Hamisi Değil, Ortağı Demirel: Zaten Kafkaslar'daki devletler bir büyük biraderin himayesinden yeni çıktıkları için yeni bir büyük birader arayan devletler değildir. Onlarla eşit şartlar içinde dostluk yürütülmektedir. Yani, Türkiye Kafkaslar'daki ve Orta Asya'daki devletlerin hamisi değil, ortağı. Prof.Dr.Mustafa Özcan ÜLTANIR: Efendim, ben de zaten Kafkaslar sorumun ardından Orta Asya'ya girecektim. Orta Asya ülkeleri üzerinde Rusya'nın, Çin'in, Amerika'nın etkisi varken, Türkiye'nin etkisi şu anda hemen hemen yok denecek kadar az. Türkiye'nin belirgin bir Orta Asya stratejisi ve genel politikası da şu anda yok. Çin bu bölgenin hidrokarbon kaynaklarına, yani petrol ve doğalgazına el attı. Biliyorsunuz, son olarak Türkmenistan 7 bin kilometrelik bir hatla önemli miktarda doğalgazı Çin'e vermeye başladı. Özbekistan'ın da aynı kanaldan vereceği söyleniyor. Kazakistan zaten petrol de veriyor. Azarbaycan ile ilişkiler ne denirse densin buruk. Türkiye, Orta Asya'dan bayağı bir dışlanmış durumda, sizden sonra, yani 2000'den sonra biz o coğrafyada istenen etkinliği kuramadık. Amerika şu anda Türkiye'ye Afganistan'da daha çok görev vermek istiyor, muharip güç olarak NATO içinde kullanmak istiyor. Türkiye, Orta Asya'dan çekilip de Amerika'nın isteği doğrultusunda, İran-Pakistan-Afganistan istikametinde ya da ekseneninde, Güney Asya Koridoru'nun açılmasında görev alacak bir NATO ülkesi şeklinde mi bundan sonra? Böyle düşünülebilir mi, ne dersiniz? Afganistan, Amerikan İmparatorluğunu da Yutabilir Demirel: Hayır. Ben öyle düşünmüyorum. Türkiye o istikametteki siyasetin çok karışık, içinden çıkılmaz olduğunu bilir. Bence NATO o istikametteki siyasetini derinleştirmeyecektir. NATO bir an evvel Afganistan'dan, yani mağlup olmadan çıkabilmenin yollarını arayacaktır. Afganistan çok sabıkalı, imparatorluk yutar. İngiliz imparatorluğunu, Sovyet imparatorluğunu yutmuştur. "Amerikan imparatorluğunu da yutar" diye konuşuluyor. Prof.Dr.Mustafa Özcan ÜLTANIR: Yani Afganistan'ın yanısıra Belucistan olayı, ya da Bağımsız Belucistan projesi, Amerika'nın Güney Asya koridoru açma niyeti ve çabası, Amerika'yı da buradan götürebilir diye düşünüyorsunuz. Demirel: Evet. Prof.Dr.Mustafa Özcan ÜLTANIR: Efendim, bir de 2010 yılında olabilecek beklentilerle Kıbrıs'a değinelim. Biliyorsunuz, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde 2010 yılında yeni bir Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacak. Bu arada bizim deniz ve havalimanlarını Güney Kıbrıs'a açmamız için Avrupa Birliği'nin 2009 sonuna kadar tanıdığı bir süre vardı, o şimdi 2010 sonuna kadar ertelendi. Talat-Hiristofyas müzakerelerinin sonuçlandırılması isteniyor. Kısacası 2010 yılı Kıbrıs için hareketli geçecek görünüyor. Kıbrıs'ın geleceği açısından 2010' nasıl bakıyorsunuz? Kıbrıs'ta Bir Çözüm Bulunabilmesi Güney Kıbrıs Rum İdaresi'ne Bağlı Demirel:Tabii, Kıbrıs sadece bize bağlı bir şey değil. Kıbrıs'ta bir çözüm bulunabilmesi geniş çapta Güney Kıbrıs Rum İdaresi'ne bağlı. Güney Kıbrıs Rum İdaresi ise, istemediği bir çözümü kabul etmek durumunda değil. Çünkü, Avrupa Birliği'nin üyesi olmuştur. Sırtını oraya dayamıştır. Şu anda kendisini anlaşmak mecburiyetinde de hissetmiyor. Bu şartlar altında, bütün bu müzakereler vs. oyalamadan mı ibaret, yoksa hakikaten makul, sürdürülebilir, bir adil çözüm bulunabilir mi? Yani, yaşayabilir bir adil çözüm bulunabilir mi? Bunu göreceğiz. Türkiye ve KKTC Birlikte Avrupa Birliği Üyesi Olmadan Kıbrıs'tan Türk Askeri Çekilmez Prof.Dr.Mustafa Özcan ÜLTANIR: Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Avrupa Birliği'ne üye olmadan Türk askerinin Kıbrıs'tan çekilmesi... Demirel: Mümkün değil. Prof.Dr.Mustafa Özcan ÜLTANIR: Çekilmesi düşünülebilir mi diyecektim, "mümkün değil", cevabını hemen verdiniz, Türkiye'nin fiili ve etkin garantörlüğünü şart görüyorsunuz. Demirel: Evet. Prof.Dr.Mustafa Özcan ÜLTANIR: Efendim, bir de iç politikayla ilgili siyasi partiler konusunda bir soru sorarak röportajımızı izninizle tamamlamak istiyorum. Türkiye'de siyasi parti faaliyetlerinde gelişmeler var. Yeni partiler ortaya çıkıyor. Bu arada önemli bir gelişme olarak aynı kökten gelen, köklenmiş bir çınar diyeceğimiz Demokrat Parti yan filizlerinden Adalet Partisi ile birleşti. Öte yandan demokratik solda da yeni bir partileşme hareketi yürütülüyor. Yeni partilerle siyasette bir canlanma var diyebiliriz sanırım. Bu da 2010'un sonbaharında olmasa da 2011'in ilk baharında olması muhtemel seçimi etkiliyecek bir gelişme süreci İçeride gelecek döneme ilişkin koalisyon tahminleri yapılıyordu, ama Amerika'da yayınlanan global politika ve ekonomi dergisi Foreign Policy de Türkiye'de gelecek için koalisyon ihtimalinin arttığını yazdı. Siz bu siyasi ortamı ve gelecek süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? Türk Siyaseti Hala Çok Yaralı Demirel: Tabii, bugünkü durumla 2011'deki durum çok farklı olur. Bugünden 2011'i söylemek hiç mümkün değil. Çünkü, Türk siyaseti hala çok yaralı, dağınık. Yani halkın karşısına, halkın güvenebileceği bir kadronun, halkı okşayan sloganlarla, söylemlerle çıkması ve inandırması lazım. Bu istikametteki çalışmalar ümit vericidir. Prof.Dr.Mustafa Özcan ÜLTANIR: Şu andaki oluşumlara bakarak ışık var mı? O kadar sorayım. Demirel: Siyaset imkan sanatıdır ve siyasette imkan çoktur. Aynı zamanda siyaset ümit sanatıdır. Ümidi hiç kesmemek lazım. Siyasette deniz bitmez. Halkımızın sağduyusu ve siyasi olgunluğuna güveniyorum. Yanlışa ve kötüye destek olmayacaktır. Onu tasviye edecek kendisi için doğru olanı ve iyi olanı mutlaka bulup çıkaracaktır. Prof.Dr.Mustafa Özcan ÜLTANIR: Efendim, 2010 yılının daha iyi bir Türkiye yolunda ümitlerin gerçekleşmeye başladığı bir yıl olması dileğiyle ve izninizle bu röportajımızı burada tamamlıyoruz. Röportaj için çok teşekkür ederken, 2010 yılının sizin için de gönlünüzce olmasını şahsım ve dergim adına dileyerek noktayı koyuyorum. Demirel: Teşekkür ederim Hoca. |
Mehmet Göre, Başkan


